Japon Balıkları Bizi Tanır Mı? Toplumsal Cinsiyet, Çeşitlilik ve Sosyal Adalet Perspektifinden Bir Bakış
Japon Balıklarının Gözünden İnsanlık
Japon balıkları, çoğu zaman akvaryumda izlediğimiz, bazen de evlerimizin dekorunu süsleyen renkli ve sakin yaratıklardır. Ancak, onların bizi tanıyıp tanımadığı meselesi, aslında sadece bir balık sorgulamasından öte, toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet konularına da bir pencere aralamaktadır. Peki, Japon balıkları bizi tanır mı? Bu soruyu gündelik hayatta gözlemlediğimiz toplumsal yapılarla ilişkilendirerek derinleştirebiliriz.
Akvaryumda Sınıflar ve Kimlikler
Sokakta yürürken, toplu taşımada veya işyerinde karşılaştığımız her birey, toplumun bir parçası olarak kendini sürekli tanımlar ve başkaları tarafından tanınır. Bu tanıma süreçleri, yalnızca biyolojik kimliklerle sınırlı değildir. Toplumlar, genellikle kişileri belli kategorilere yerleştirir: cinsiyet, etnik köken, sınıf, yaş ve benzeri. Bu kategoriler, çoğu zaman insanlar arasında farklılık yaratır ve bazen bu farklılıklar, ayrımcılığa kadar varabilir.
Japon balıkları, yaşadıkları akvaryumda büyük bir çeşitlilik içinde yaşar. Ancak, bu çeşitlilik genellikle fiziksel renklerden ve şekillerden ibarettir; sosyal ve kültürel kimliklere dair herhangi bir fark yoktur. Akvaryumdaki tüm balıklar, aynı ortamda bir arada yaşar, fakat toplumsal yapılarındaki hiyerarşiler onlar için bir anlam taşımamaktadır. Peki, biz insanlar olarak birbirimizi nasıl tanıyoruz? Özellikle toplumsal cinsiyet ve çeşitlilik gibi karmaşık dinamikler altında, başkalarını tanımak ve onları değerli görmek ne kadar kolay?
Toplumsal Cinsiyet ve Japon Balıkları
Bir sabah, işe gitmek üzere toplu taşımada oturuyorum. Yanımda iki kadın ve bir erkek sohbet ediyor. Kadınlardan biri, sıkça “erkekler böyle yapar, kadınlar da böyle” diyerek toplumsal cinsiyet normlarına uygun, genelleyici bir konuşma yapıyor. Buradaki yaklaşım, toplumsal cinsiyetin, insanların davranışlarını belirleyen en önemli faktör olarak görüldüğünü düşündürüyor. Japon balıkları ise bu ayrımları yapmazlar. Her balık, türüne göre hareket eder, ama cinsiyet veya toplumsal rollerle ilgili bir baskı altında değildir. İnsanlar olarak, toplumsal cinsiyet normları çerçevesinde tanınmak ve davranmak zorundayız. Bu, bir yanda toplumun beklentilerine uymaya çalışırken, diğer yanda ise içsel kimliklerimizi bulmakta zorlanmamıza neden olabilir.
İstanbul’daki sokaklarda kadınların ve erkeklerin birbirine nasıl farklı bakışlarla yaklaştığını gözlemliyorum. Kadınlar, genellikle daha dikkatli ve güvende hissetmek için toplumun sosyal normlarına uygun davranmaya çalışırken, erkekler çoğu zaman daha özgür bir şekilde hareket etme hakkını kendilerinde buluyorlar. Toplumsal cinsiyetin bu kadar belirgin şekilde etkili olduğu bir dünyada, Japon balıkları gibi sadece varlıklarıyla yetinen canlılar bizleri tanıyamazlar. Ancak biz, kim olduğumuzu ve nasıl davrandığımızı başkalarına göre tanımlar ve bazen buna sıkışıp kalırız.
Çeşitlilik ve Sosyal Adalet: Japon Balıkları Bize Ne Öğretebilir?
Birçok insan, akvaryumda gözlediği Japon balıklarını basit birer dekor olarak görür. Oysa bu balıkların dünyasında sosyal adalet ve çeşitlilik konuları, insanlar için düşündüğümüzden daha basit ve saf olabilir. Bir akvaryumda balıklar arasındaki hiyerarşi, ortam koşullarına göre belirlenir; bu da bize, toplumsal yapının ve adaletin sürekli olarak dinamik bir yapıda evrildiğini hatırlatır.
Akvaryumdaki balıkların renkleri, şekilleri ya da yüzme stilleri farklı olsa da, onların birbirine zarar verme, üstünlük kurma gibi bir amacı yoktur. Tersine, birbirlerini tanıyıp farklılıklarını kabul ederler. Bu, insan toplumlarının ideal bir modelini oluşturabilir. Hepimiz farklı kimliklere, yaşam tarzlarına ve bakış açılarına sahip olsak da, toplumsal adaletin temelinde bu farklılıkları kabul etme ve birbirimize saygı gösterme yer almalıdır. Japon balıkları, bunu yapabiliyor; bizler neden yapamayalım?
Sokakta, Toplu Taşımada ve İşyerinde Toplumsal Kimlik
İstanbul’daki yoğun bir sabah trafiğinde, insanlar birbirlerine neredeyse hiç bakmazlar. Herkes, kendi dünyasına gömülmüş bir şekilde, kimse kimseyi tanımadan ve kimseye karşı çıkmadan yoluna devam eder. Fakat, bu durum bazen toplumsal kimliklerin dışa vurumu haline gelir. Mesela bir kadının ya da bir erkeğin giydiği kıyafetler, yürüyüşü, duruşu; tüm bu dışsal göstergeler, toplum tarafından tanınmasına sebep olur. İnsanlar, bu göstergeleri tanıyıp, kimlikleri hakkında fikir yürütürler. Ancak, Japon balıkları arasında böyle bir dışsal tanıma ve sınıflandırma yoktur.
Balıkların dünyasında kimlikler çok basittir: Biri hareket eder, diğeri bakar ve yaşam devam eder. Bizler ise, hep bir etiketin arkasına sığınarak, bazen kimliğimizi bulmakta zorlanıyoruz. “Kadın mı, erkek mi?” “Bir lider mi, bir takipçi mi?” gibi sorular etrafında şekillenen toplumsal yapılar, bazen bizleri kim olduğumuzu anlamaktan alıkoyuyor.
Sonuç: Tanınmak, Anlaşılmak ve Kabul Edilmek
Sonuçta, Japon balıkları bizleri tanır mı sorusunun cevabı, bir bakıma toplumsal kimliklerimiz ve sosyal yapılarımız hakkında çok şey söylüyor. Japon balıkları, sadece varlıklarıyla kendi dünyalarında bir düzeni sürdürürken, bizler toplumsal normlar, cinsiyet rollerimiz, ve çeşitlilik üzerine sürekli düşünür, sorgular ve kendi kimliklerimizi tanımak için dışarıdan onay bekleriz.
Eğer Japon balıkları gibi saf ve basit bir yaşam sürebilseydik, belki de kim olduğumuzu tanımakta ve başkalarını tanımakta daha kolay olurdu. Fakat, toplumsal cinsiyetin, çeşitliliğin ve sosyal adaletin öne çıktığı bir dünyada, her birimiz birbirimizi gerçekten tanımalı ve anlamalıyız. Ve belki de bu süreç, yalnızca bizlerin yaşamını değil, tüm dünyayı daha güzel bir hale getirebilir.